Onlar sadece şiir yazmadı.
Kelimeleriyle, duruşlarıyla, sessizlikleriyle zamanın içinden geçip geldiler.
Yedi kalem…
Aynı davanın farklı yankıları gibi, aynı gönül dairesinin farklı uçlarında ama hep birbirini tamamlayan yedi yürek.
Birlikte yürüdüler. Aynı mektuplarda buluştular, aynı dizelerde birbirlerinin sesini duydular.
Görünmeden var oldular. Kalabalıklar onları tanımadan, onlar birbirlerini tanımanın hakkını verdiler.
Her biri ayrı ayrı güçlüydü:
Rasim Özdenören düşüncenin berraklığında, Erdem Beyazıt yürüyüşün inancında, Cahit Zarifoğlu çocukça bir merhametin derinliğinde, Alaeddin Özdenören sessizliğin içindeki dirençte… Ve diğerleri, hepsi başka bir yerden aynı dağ gibi yükseliyordu.
Şimdi dönüp baktığımızda, bir zamanın içinden sessizce geçip gitmiş gibiler.
Ama o zaman hâlâ içimizde bir yerde duruyor.
Çünkü biz onların mısralarıyla, onların cümleleriyle büyüdük.
Bazılarımız hiç görmeden onları sevdi.
Çünkü samimiyetin tanınmak için zamana ya da medyaya değil, kalbe ihtiyacı var.
Bugün kalabalıklar içinde yalnız, herkes içinde suskun olanların göğsünde hâlâ bir mısra çınlıyorsa…
O, büyük ihtimalle onlardan birine aittir.
Çünkü onlar, bir çağrı bırakıp gittiler.
Ve biz, o çağrıyı duyabilecek kadar sessizleşebiliyorsak, hâlâ geç kalmış sayılmayız.
Eğer onların kaleminden dökülenlere biraz daha yaklaşmak, dostluklarına, sessizliklerine ve mücadelelerine tanıklık etmek istersen, “Yedi Güzel Adam” dizisini mutlaka izlemelisin; edebiyatla yoğrulmuş bir zamanın ruhunu hissetmek için güzel bir başlangıç olur.



Yedi kalem, yedi zaman… Her biri ayrı bir hatıra gibi aktı satırlardan.
Yedi kalem, yedi zaman… Ve sonunda hepsi sessizliğe karıştı.