Bazen insan, var olmak için değil; hiç olmanın anlamını kavramak için yaşar.
Zira “hiçlik”, sanıldığı gibi yokluğun karanlığı değil, varlığın en saf hâlidir.
Farabi’nin sorusu bu gerçeği fısıldar:
“Var mısın ki, yok olmaktan korkuyorsun?”
Ne zarif, ne derin bir çağrıdır bu…
İnsanın kendi varlığına yönelttiği, cevabı dilden ziyade kalpte aranan bir soru.
Çünkü hakikat, çoğu zaman sahip olduklarımızda değil, vazgeçebildiklerimizde gizlidir.
“Hiç olmak”, silinmek değil; benliğin ağırlığını sessizce yere bırakabilmektir.
Kendini merkeze koymamak, varlığı bir iddia değil, bir emanet olarak görmek demektir.
İnsan, çoğu kez var olma telaşında kaybolur; oysa hiçlik, bu telaştan özgürleşmenin incelikli bir biçimidir.
Hiçliğin hakikati sessizdir. Ne övünür ne de görünür olmak ister.
Bir su gibi akar; aktığı kabın şeklini almaz, kendi şeklini unutur.
Ve işte tam orada, benliğin sustuğu o derin sükûnetin içinde insanın özü belirir.
Hiçlik bir yok oluş değil, bir feragat estetiğidir.
Kendinden taşarak bütüne karışmanın, anlamı sadeleştirmenin zarafetidir.
Eksildikçe çoğalmak, sustukça derinleşmek… belki de insanın en büyük kazanımı budur.
Ve hakikat, tam da o noktada başlar:
İnsanın artık hiçbir şeyi ispat etme ihtiyacı duymadığı, sessiz ama tam bir varoluşta.
Kendinden geçmeden hiçbir insan, kendine varamaz.



Ne mutlu kendinden geçip kendine varabilenlere…