Kalabalığın ortasında insanın sesi en çok kendine çarpar.
Yan yana yürüyen yüzler, aynı anda nefes alan bedenler, birbirine değen omuzlar… Ama çoğu zaman, herkes kendi sessizliğinin içinde ilerler. Görünürde topluluk, içeride yalnızlık.
Bu yalnızlık bazen ağır gelir. İnsanların çokluğuna rağmen kendini görünmez hissetmek, kalabalığın ortasında yabancılaşmak, modern şehrin en büyük çelişkilerinden biridir. Meydanlarda, duraklarda, caddelerde bir arada olmak, çoğu zaman bir arada hissetmek anlamına gelmez. İnsan yüzlerin çoğaldığı yerde bazen en çok eksilir.
Ama bu yalnızlık her zaman eksiltici değildir. Bazen de kalabalıkların gürültüsü, insanı kendi içine çeker; iç sesini duymaya, kendi aynasına bakmaya zorlar. Gürültünün ortasında bir an yavaşlamak, herkes koşarken kendi ritmini bulmak, insanı kendisiyle karşılaştırır. Bu da bir kayıp değil, bir kazanım olur.
Yalnızlık bu yüzden çift yüzlüdür: hem yaralar, hem öğretir. Hem insana acıyı hatırlatır, hem de içsel bir yolculuğa kapı aralar. Kalabalıkların ortasında hissettiğimiz boşluk, bazen hayatın eksilttiği yanlarımızı gösterir; bazen de bize “dışarıya bakarken içeriyi unutma” der.
Belki de mesele, yalnızlığı sadece bir yük ya da sadece bir armağan olarak görmemektir. O, bazen suskun bir yabancı, bazen sadık bir dost gibi yanımızda yürür. Ve kalabalıkların dağıldığı, ışıkların söndüğü, seslerin sustuğu anda, geriye kalan yine onunla yaptığımız yolculuktur.
Çünkü kalabalığın ortasında bile, insan en çok kendisine aittir.



Kalabalığın ortasında bile insanın kendine ait bu sessizlik alanı, hem en derin yaraları gösterir hem de en sahici büyümeleri öğretir.
Büyüyoruz Vesselam…