Hayatta her şeyin olabilme ihtimali üzerine düşünülüp durur insan. Bazen bir bakışla, bazen sadece bir sessizlikle başlar bu düşünce. O ihtimal, küçük bir sızı gibi yerleşir içimize ve ne yaparsak yapalım tam olarak çıkaramayız oradan.
Kim bilir, belki de bu yüzden hep ihtimallerin eşiğinde yaşarız. Olasılıkların içinde bir hayat kurarız kendimize.
“Ya şöyle olsaydı?”
“Ya böyle olmasaydı?”
Bu sorular, zamanla iç sesimize dönüşür. Ama çoğu zaman cevapsız kalır.
Şunu fark ettim: Birbirimizi gerçekten anlayanlar çok azınlıktayız. Göz göze geldiğimizde sustuğumuzu bilen, suskunluklarımızı cümle gibi okuyan insanlar azınlıkta. Kalan kalabalık ise sadece görüyor… Anlamıyor.
Hayatın merdivenlerini bazen yalnız, bazen bir omzun desteğiyle çıkıyoruz. Her adımda biraz daha yıpranıyor, biraz daha değişiyoruz. Ve çoğu zaman bu değişimi “tecrübe” diye katlıyoruz bir bavula. O bavulu sürükleyerek yola devam ediyoruz; ne kadar ağır olursa olsun.
Hayat bir noktada dur diyor zaten. Bir “müsait yerde” inmek zorunda kalıyoruz. O an, yolun sonu değil belki… Ama bir şeyin tamamlandığını fark ettiğimiz bir eşik.
Yıllar önce, lise yıllarındayken, şöyle bir cümle yazmıştım bir defterin kenarına:
“Yolun sonuna geldik kalbim. Müsait bir yerde inecek varmış.”
O zamanlar bu cümlede sadece aşk vardı sanıyordum. Şimdi bakınca, içinde yorgunluk da var, kabulleniş de, hatta biraz kırgınlık bile var.
Şimdi başka yazılar yazıyorum. İçinde farklı tecrübeler, farklı susuşlar var.
Ve artık şunu biliyorum:
Bazen duygularımızı biz öldürüyoruz. Bazen de birileri bizi sustura sustura onları gömüyor. Yeryüzünde gömülecek çok yer var. Ama en çok da duygularımıza mezar oluyor dünya.



Her cümlesi bir yol ayrımı gibi… Olasılıkların içindeki sessiz çığlıkları, insanın kendiyle yüzleşmesini bu kadar derin anlatmak kolay değil. Düşüncenin kıyısında duranlar için güçlü bir çağrı olmuş. Yüreğine sağlık.
Bayıldım