Zaman, ne bütünüyle içinde olduğumuz ne de tamamen dışında kalabildiğimiz bir sırdır. Bazen bir rüyanın puslu aynasında beliren şekiller kadar bulanık, bazen de mavinin içinden süzülen ışık kadar berraktır. Biz, bu akışın içinde hem misafir hem de ev sahibiyiz.
Her an, yekpare bir genişlik gibi önümüzde açılır; parçalanmaz, bölünmez, sadece yaşanır. Ancak insan, bu akışın kıyısında durur çoğu zaman. Geçmişi yakalayamaz, geleceğe tutunamaz. Ne var ki o uçsuz bucaksız değirmen başımızda öğütmeye devam eder; düşüncelerimizi, hayallerimizi, kırık sevinçlerimizi.
“Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında.”
— Ahmet Hamdi Tanpınar
Belki de insanın en büyük yanılgısı zamanı dışımızda bir şey sanmaktır. Oysa zaman, kökü bizde olan bir sarmaşık gibidir. İçimizde dolaşır, hafızamızı sarar, kalbimize sızar. Her nefeste, her bakışta, her vedada kendini gösterir.
Ve biz, bir derviş gibi abasız, postsuz, yalnızca varlığımızla, yalnızca ruhumuzla bu akışa bırakırız kendimizi. Zamanın kendisiyle barıştığımızda onun aslında bir düşman değil, bizi kendi hakikatimize taşıyan yol olduğunu anlarız.
Ve nihayet fark ederiz: Mavi, masmavi bir ışık sarar içimizi. O ışıkta yüzmek, zamana değil, kendi özümüze varmak gibidir. Zira o ışık hem bizdedir, hem bizizdir.


